Hz.Muhammedin Hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hz.Muhammedin Hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Kasım 2013 Cumartesi

Peygamberimizin Hastalanması


Peygamberimizin Hastalanması

Peygamberimiz son haccını yaptıktan iki ay kadar sonra Cennetül-baki adı verilen mezarlığa gitmiş, burada dua etmişti. Ziyaretten bir gün sonra hastalandı. Hastalığı onüç gün devam etti. Bu sürede, kendisini ziyarete gelen Müslümanlara öğütler veriyor, kendisinin bir insan olduğunu, herkes gibi öleceğini hatırlatıyor, ölümünden sonra eski cahiliye günlerine dönmemeleri konusunda uyarıyordu.

Peygamberimiz kul hakkı konusunda çok titizdi. Ölümüne yakın insanları toplayarak şöyle dedi:

“–Ey insanlar, kimin sırtına kamçı vurmuşsam, işte sırtım gelsin vursun; kimin bende alacağı varsa, işte malım gelsin alsın. Bana en yakın olan dostum, burada benden hakkını isteyen veya gönül hoşnutluğuyla helal edendir. Ben Rabbime yüz akıyla kavuşmayı umuyorum.”

Peygamberimiz daha sonra şöyle dedi: 
“–Allah beni dünya ile kendi katı arasında özgür bıraktı. Bu kul, Allah katında olanı tercih etti.”

Hz. Ebu Bekir, Peygamberimizin en yakın dostuydu. Onun sözlerinin her bir harfi yüreğine işliyor, sürekli ağlıyordu.

Peygamberimiz son günlerinde mescide çıkamayacak kadar ağırlaştı. Kendi yerine Hz. Ebu Bekir’i imam tayin etti.

Peygamberimizin Vefatı

Vefat edeceği gün, Peygamberimiz sanki iyileşmişti. Müslümanlar Hz. Ebu Bekir’in imamlığında sabah namazını kılıyorlardı. Peygamberimiz mescide açılan kapısını açtı. Onların namaz kılışlarını seyretti; yüzü aydınlandı. Tekrar odasına çekildi. Öğleye doğru ateşi tekrar yükseldi. Ateşini düşürmek için yanında bulunan kaptaki suya ellerini daldırıyor, yüzünü, boynunu ıslatıyordu. Bir taraftan da şöyle diyordu.

“–La ilahe illallah… Ölümün de şiddetlisi var… Allah’ım günahlarımı bağışla, bana merhamet et, beni yüce dosta kavuştur.”

Kızı Fatıma çaresizlik için ağlıyordu. Peygamberimiz ona:

“–Üzülme kızım, baban bugünden sonra bir daha hiç acı ve üzüntü çekmeyecek” dedi.

Peygamberimiz dilinden La ilah illallah cümlesini düşürmeyerek 13 Rebiulevvel 11 (8 Haziran 632) tarihinde Pazartesi günü vefat etti. Ölmeden önce son sözü: “En Yüce Dosta…!” kelimeleri oldu.

Peygamberimizin vefat haberini alan Hz. Ebu Bekir içeri girdi. Peygamberimizin örtülü yüzünü açarak kaşlarının arasından öperek doyasıya ağladı.

Derin acı içinde olan Müslümanlardan bazıları panik haldeydi. Hz. Ömer, paniğin önüne geçmek için kılıcını çekmiş:

“-Kim Peygamber öldü derse, onu öldürürüm” diyordu. Hz. Ebu Bekir, derin acılar içinde olduğu halde, büyük bir sorumluluk örneği göstererek Müslümanlara şu konuşmayı yaptı:

“Ey Müslümanlar! Sizden kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki o ölmüştür. Ama kim Allah’a kulluk ediyorsa bilsin ki Allah ebedidir.” Sonra Kur’an’ın şu ayetini okudu:

“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse siz geri mi döneceksiniz. Kim sözünden geri dönerse Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenleri ödüllendirir.” (Âl-i İmran 144)

Bu konuşmadan sonra Müslümanlar sakinleşti. Devlet başsız kalmaması için, aynı gün Hz. Ebu Bekir halife seçildi.

Peygamberimizin cenazesini, damadı Hz. Ali yıkadı. Cenaze dışarı çıkarılmadı. Önce erkekler, sonra kadınlar Peygamberimizin cenaze namazını kıldılar. Peygamberimizin naaşı, onun bulunduğu yerde bir mezar kazılarak toprağa verildi.

Anlatım: Dr. Ali Kuzudişli

15 Kasım 2013 Cuma

Peygamber Ahlakı



Peygamber Ahlakı

Hazret-i Mevlânâ, asr-ı saâdette insanlığı ve vicdanı kaybolmuş, duyguları dumura uğramış, kaba-saba bir insanın, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in ince, zarif hâlleri ve hidâyet üslûbu ile nasıl îmân ettiğini, kendi öz hikâye üslûbu ile şöyle anlatır:

Birtakım müşrikler akşam vakti mescide gelip Peygamber Efendimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e misafir oldular. Dediler ki:
"-Ey bütün dünyadaki insanları manen misafir eden yüce insan! Biz buraya sana misafir olarak geldik. Yiyeceğimiz, içeceğimiz yok. Sonra biz çok uzaklardan geldik. Burada tanıyanlarımız da yok. Haydi keremini, ihsânını göster, nûrlar saç, yani faziletinden, kereminden ihsân et. Biz garipleri sevindir, gönüllerimize neşe nûrları saç."

Peygamber Efendimiz sahabelerine:
"-Ey dostlar!" diye buyurdu. "Bunları pay edin, evlerinize götürün, ikramlarda bulunun, çünkü siz, benimle bir huyda ve cömertliktesiniz. Benim ahlâkımla dolusunuz."

Ashâbdan her biri bir misafir seçti, götürdü. Aralarında eşi, benzeri olmayan, iri yarı, kaba-saba biri vardı. Onun pek iri bir bedeni vardı. Bu fil gibi cüsseli adamı kimse alıp evine götürmeye cesâret edemedi. Kâsedeki şerbet tortusu gibi mescitte yalnız kalakaldı. Kimsenin götürmediği o iri adamı Hazret-i Mustafa -sallâllâhü aleyhi ve sellem- aldı, hâne-i seâdetine götürdü. Peygamber Efendimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in sürüde yedi baş süt verir keçisi vardı.

Keçiler yemek vakti sağılmak için evde idi. Kıtlık babası gibi olan o iri misafir, sofrada ekmeği de, yemeği de, o yedi keçinin sütünü de tamamıyla yedi ve içti. Bütün ev halkı bu duygusuz nâdân insana öfkelendi. Çünkü bütün ev halkının gıdası insafsızın midesine inmişti.

O obur adam karnını davul gibi şişirdi, sekiz-on adamın yiyeceğini yalnız başına yedi. Yatma zamanı gelince bir odaya girdi. Hizmet eden kızcağız, hodgâm yaratılışlı insana kızgınlığından kapıyı üstüne kilitledi. Dışardan kapının zincirini taktı. Çünkü ona pek kızmış, onun bu vurdumduymazlığına pek içerlemişti.

Misafirin gece yarısı dışarı çıkması lâzım geldi. Sabaha kadar karnı ağrıdı. Yatağından fırlayıp kalktı. Kapıya doğru koştu. Elini kapıya götürünce, onun kapalı ve zincirli olduğunu anladı. Kapıyı açmak için o obur hileci, çeşit çeşit hileler yaptı, uğraştı, durdu. Fakat kapıyı açamadı. Sıkıştıkça sıkıştı. Oda kendine dar gelmeye başladı. Şaşırdı kaldı. Ne dermanı vardı, ne rahatı. Çare olmak, sıkıntısını unutmak üzere uyumak için kıvrıldı, uyudu. Rüyasında kendini bir virânede, yıkık bir yerde gördü.
Hatırında yıkık bir ev vardı. Rüyada da kendine orası göründü. Kendisini, tenha bir yıkık yerde görünce, oracıkta abdestini bozuverdi. Uyanıp da yattığı yeri pislik içinde görünce, utancından deli gibi oldu.

"-Bu gece bir geçse de, kapının açılmasını duysam." diye beklemeye başladı. Bu bekleyiş böyle pislik içinde görünmemek için, kapı açılınca ok yaydan fırlar gibi kaçmak içindi.

Sabahleyin Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- geldi. Oda kapısını açtı. O yolunu kaybetmiş adama yol verdi. Ancak Mustafa -sallâllâhü aleyhi ve sellem- kapıyı açarken o rezil olmuş kişi görüp de utanmasın diye kendisini gizlemişti.
Misafir kaçtı gitti. Fakat hâne halkından biri, pislik bulaşmış yatağı aldı, Peygamberimizin huzûruna getirdi. Sanki "Bak!" diyordu, "Misafirin ma'rifetini gör." âlemlere rahmet olan Peygamber Efendimiz, gülümsedi:

"-Bana o su kabını getir, hepsini kendi elimle yıkayayım." diye buyurdu.

Orada bulunanların hepsi de yerlerinden fırladılar ve utançlarından dediler ki:
"-Canımız sana kurban olsun. Sen bırak da pisliği biz yıkayalım. Bu iş el işidir. Gönül işi değildir. Biz sana hizmet etmek için yaşıyoruz. Hizmeti sen yaparsan biz neyiz? Yâni biz ne işe yararız?"

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurdu ki:
"-Bana olan sevginizi biliyorum. Fakat bunu şimdi benim yıkamamda bir hikmet var."

Mustafa -sallâllâhü aleyhi ve sellem- o adama imanı tâlim etti.
O mübarek şehadet kelimesini, yâni "Lailahe illallâh Muhammedün Resülullah" demesi, bağlanmış düğümleri çözdü. Hazret-i Mustafa -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
"-Bu gece de, hem hânemizin, hem gönlümüzün misafiri ol." diye buyurdu.

Müslüman olan o bahtiyar adam dedi ki:
"-Vallâhi nerede olursam olayım, nereye gidersem gideyim, ebede kadar senin misafirinim. Ben ölü idim, beni diriltin. Artık ben senin azadlı kölenim. Senin kapıcınım. Zaten dünya da, âhiret de senin şefaat sofranın misafirleridir."

O gece bedevî, Peygamberin misafiri oldu. Bir tek keçiden sağılan sütün ancak pek azını içti. Şükretti. Sofradan çekildi.
Peygamber Efendimiz:
"-Süt iç, ye." diye üstüne düştü ise de o yeni mü'min dedi ki:
"-Vallâhi ben gerçekten de doydum. Bunu ne ağız yapmak, ne utanmak sıkılmak, yahut gösteriş yapmak için söylemiyorum. Artık senin feyzinle dolu bir lokma, yüzlerce lokmaya bedel oldu; ben dün geceki oburluğumdan daha fazla doydum…"

Bütün ev halkı:
"-Bu gövdeli kandil, bir damla zeytinyağı ile nasıl oldu da doldu?" diye şaştı kaldı. Aralarında fısıldaştılar:

"-Bir ebâbil kuşunun gıdası, böyle bir filin karnını nasıl doyurdu? Hayret; fil vücutlu adam, sivrisinek kadar yiyor!"
Hâsılı kâfirlik hırsı, kâfirlik zilletinden kurtulunca bu ejderha mide, bir karınca gıdası ile doydu, gitti.

Mevlânâ Hazretleri'nin ince bir üslûpla anlattığı bu hâdise, birçok hikmeti muhtevîdir. Öncelikle hak yolunda rehber olan, yol gösterici kimselere derin bir düstur vermektedir. Bu düsturu bizzat kendi nefsinde uygulayarak sergileyen Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, hiç kimsenin kabul etmediği îmânsız obur misâfiri evine götürmüş, ona izzet ikrâmda bulunmuştur. Üstelik kendi paylarını da ona takdim ederek… Daha sonra o şahsın mecbur kalıp yaptığı çirkin davranışı yine Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- bizzat gidermiş ve o kâfiri hayran bırakacak yüce bir ahlâk sergilemiştir. Hizmetçilerin bile yapmakta zorlanacağı bir temizliği berrak sular misâli gerçekleştirmiştir… Bu esnâda kimseyi ayıplamamış, büyük bir olgunlukla âbide bir mü'min gönlü sergilemiştir. Netice hodgâm, doymaz bir bedenin ve karanlık bir gönlün hidâyet nûrlarıyla dolmasına vesile olduğu gibi o bahtiyar gönlün ayrıca ahlâk-ı peygamberî ile de dolarak eski huy ve hatâsını da düzeltmesine âmil olmuştur.

İşte peygamber ahlâkı!..